Eve 2010 Şubat ayında bir muhabbet kuşu aldık, renginin mavi olmasından dolayı adını Maviş koyduk. Maviş evimizde beslediğimiz ilk canlı oldu. Haftalar aylar geçtikçe Maviş’in sık tekrarladığımız kelimeleri öğrenmesi bizi heyecanlandırıyor, neşelendiriyordu. On-on bir sözcükten oluşan bir kelime dağarcığına ulaştı, daha fazlasına gidemedi. En çok eşime düşkündü. Yemi dışında kendisine verilen şeyleri de yiyordu. İştahlı bir kuştu, yemeğe başladığımızda hemen eşimin çatalına, kaşığına, olmadı dudağına konardı. Pilav dahi yiyordu Maviş, hem de yediği miktar insanı şaşırtacak ölçüdeydi. Bir ara eşim rahat yemek yiyemez duruma bile gelmişti. Dışarı da götürüyorduk, anlıyormuş gibi seviniyordu, arabada kafesinin içinde bir aşağı bir yukarı hoplayıp sevincini belli ediyordu. Onu İstanbul’a, Tokat Turhal’a kadar götürdük. Kızımın ismini üç değişik şekilde söylemesi bizi çok güldürürdü. Akşamları kafesine girer, bir süre etrafı seyreder sonra transa girip bildiği kelimeleri peş peşe söylerdi. O anlarda Maviş gözümde “kendi çapında bir düşünür” payesine yükselirdi. Zaten eşim onun için “Maviş’in içinde sanki insan var” derdi, çok farklı bir kuştu. Erken ölmesinde bazen kendimizi eleştirip “Bizim acemiliğimize geldi, onun öyle çok yemesine fırsat vermemeliydik” dediğimiz günler de oldu. 2012 Mayıs ayında hastalandı, boynunu yılankavi hareket ettiriyor, silkiniyor, kafesten çıkmıyordu. Veterinerin verdiği ilaçlar geçici bir iyileşme sağlasa da durumu düzelmedi, Haziran’da öldü. Özellikle eşim çok üzüldü, iki üç hafta kendine gelemedi…

Maviş’ten sonra aldığımız Ayşecik ona göre uzun yaşadı, öldüğünde yedi yılı iki ay geçmişti. Ayşecik’in bana düşkünlüğü Maviş’in eşime olan düşkünlüğünden epeyce daha fazlaydı, o derece ki bazen bunaldığımı hissederdim. Hep başımda, omzumda, kolumdaydı. Isırışı can acıtan türdendi. Bazen kulağımı, yanağımı, elimi ısırır bazen de okşarcasına, öpercesine dokunurdu. Maviş kadar akıllı, hünerli bir kuş değildi. Sabahları çok öterdi, üst kat komşumuz yazları balkonda yatardı, acaba bu ötüşler onu uyandırır mı diye tedirginlik duyardık. Bir keresinde dışarıda parkta oturuyordum. Eşim aradı, heyecan dolu bir sesle “Sabahleyin Ayşecik beş altı kez ‘Ayşecik Ayşecik, ne yapıyorsun yavrucum, seni çok seviyorum!’ dedi. Gözlerim kapalıydı, sen konuşuyorsun sandım. Gözlerimi açtığımda Ayşecik bunları söylemeye devam ediyordu. Şaşkınlık ve mutluluğum iç içeydi” diye anlattı.

Bildiği sözcük sayısı Maviş’e göre azdı ama eşimi şaşırtan o cümleleri söylemek Maviş’e değil Ayşecik’e nasip olmuştu! Ortalama üç aylık aralarla tüy döker, depresyona girerdi, depresyondan çıkması da on beş-yirmi günü bulurdu. O zamanlarda benden uzak durur, eşime yanaşırdı. Dahası kafesten pek çıkmaz, bazen uçmakta zorlanır, düştüğü de olurdu. Bu gibi şeyleri Maviş’te görmemiştik. Ama Maviş’e göre bir başka üstünlüğü daha vardı, o da ağzının temiz olmasıydı, yem dışında yediği bir iki şey vardı, onlar da elma ve yumurtanın beyazıydı. O da Bursa dışına çıktı, bir kez Gökçeada’ya götürdük. Bir yere gittiğimde beni çok özlüyordu. Dönünce seviniyor, başımdan, omzumdan kolumdan inmiyordu. Altı yaşına yaklaşırken hareketleri değişmeye başladı ve ölünceye kadar geçen bir buçuk yılda öyle devam etti. Avizenin üstünde kendisine bir yuva yaptı, kuluçkaya yatmış gibi saatlerce orda tünemiş halde durmaya başladı. Dört kez yumurtladı, birincide yumurta bir bilye büyüklüğündeydi, diğerlerinde daha küçüktü. Bizimle bir ilgisi kalmamıştı, bizden kopmuştu. Eşim “Ayşecik kuşluktan çıkmış artık!” dedi bir keresinde. Son sıralarda halsizdi, hastaydı. Veterinerin ilaçları kısa süreli bir canlanma sağlıyor sonra etkisini yitiriyordu. Öldüğünde üzülmedik, kurtuldu diye sevindik…

Ayşecik’in henüz başkalaşmaya, değişmeye başlamadığı, beş yaşlarında olduğu sıralarda kızım evliydi, bir akşam eşiyle bize geldiklerinde elinde tuttuğu bir kutu dikkatimizi çekti. “Ne bu?” diye sordum, “Baba, kedi aldık. Cinsi Scottish fold, adı Star” dedi mutlu bir sesle. Açıkçası o güne kadar ne bende ne de eşimde bir kedi sevgisi vardı, köpek seviyorduk, müsait olsa köpek almak isterdik. Bunu duymak eşimin hiç hoşuna gitmedi. “Ben evimde kedi istemem, kuşuma zarar verir. Bu onun bu eve ilk ve son girişi olur!” dedi kararlı bir ses tonuyla. Hiç sevmemenin çok sevmeye dönüşmesi için fazla zaman geçmedi. Birkaç hafta içinde ona alıştık, iki ay sonra da ona iyice bağlandık. Şimdi dokuz yaşına girdi Star. O evin en ayrıcalıklısı, el bebek gül bebek büyüyen bir çocuk gibi. Dört kilo iki yüz gram ağırlığında. Çok narin, kucağa gelmeyen, biraz korkak bir kedi. Önceleri eve bir yabancı geldiğinde hemen kaçıyor, yorganın, battaniyenin altına gizleniyordu. Son bir yıldır kaçmıyor, yeni gelene uzaktan bakmakla yetiniyor. En büyük merakı sinek, böcek yakalamak, yakalayana kadar peşlerini bırakmıyor. Bu merakı bir keresinde onu balkon duvarından dört metre aşağıya düşürdü.

2023’ün Mayıs ayıydı, evde onu arıyor, gizlendiği her yere bakıyor ama bir türlü bulamıyorduk. Balkondan bahçeye baktığımda Star’ı bir ağacın yanında ne yapacağını bilmez bir halde dururken gördüm. O hali bende üzüntü-acıma-hüzün bulamacı bir duygu uyandırdı. Hemen eşimle aşağı indik. Arkasında bekleyen bir sokak kedisi bizi görünce hareketlenen Star’ın arkasından hamle yaptı, o da kaçmaya başladı. Kovalamaca blok etrafında sürdü, eşim onların arkasındayken ben önlerini kesmek için ters tarafa yöneldim ve az sonra Star’la yüz yüze geldik. Onu yakaladım, kalbi küt küt atıyor, panik içinde hareketli kırmızı dili sarı gözleriyle çok güzel, çok farklı bir görüntü oluşturuyordu. Neyse ki bir yaralanma durumu yoktu. Bu Star’ın ilk kez kendi başına dışarda maceralı bir yarım saat geçirmesi anlamına geldi.

Hayvan sevgisi güzel bir duygu. Kuş, kedi, köpek sahiplerine selam olsun…

Flipboard