Niyazi Pakyürek
Niyazi Pakyürek

Eski Osmanlı saray yemekleri

Köşe Yazısını Dinle

Eski Osmanlı sarayında yemek saatleri de, yemek çeşitleri de son devirlerdekilerden büsbütün başkadır. Azamet devrimizde eski Türkiye’yi tetkik etmiş birçok Batı yazarlarının eserlerinde bu hususa ait bir hayli izahat vardır.

Mesela XVII. yüzyılda ve tam kırk yıl boyunca muhtelif doğu seyahatlerindeki tetkikleriyle şöhret bulan Tavernier’nin Nouvelle Relation de I’interieur du Serrail du Grand-Seigneur adlı eserinin 1678 Amsterdam baskısının 73-80 sayfalarında muhtelif saray adamlarıyla aşçılarından aldığı bilgilere dayanan izahatına göre eski Osmanlı sarayında da, halk evlerinde de günde yalnız bir defa yemek yenilir ve oda akşamüzeri saat beşe doğrudur.

Sabahtan o saate kadar muhtelif zamanlarda salatalar, reçeller ve yemişlerle kanaat edilir. Balıklarla av hayvanları makbul olmadığı için pek az rağbet görür. Bilhassa tavşandan nefret edilir. Saraya sığır eti de sokulmaz. Onun için haremle selamlıkta günde beş yüz kadar koyun, kuzu ve keçi tüketilir.

Mevsimine göre, tavuk, piliç ve güvercin palazları da yenir. Fakat en muhteşem yemek, seyyahın nasıl hazırlandığı hakkında uzun uzadıya izahat verdiği pilavdır. Tabii o zaman ki pilav bugünkü pilav değildir.

Tavernier’nin bu izahatına karşı Castellan’ın 1812 de yayınlanan Moeurs, Usages, Costumes des Othomans et Abrege de leur Histoire ismindeki altı ciltlik eserinin 6. Cildinin 200.sayfasında da herkesin akşamüstü yediği tek yemeği yalnız padişahın istediği saatte yemek alışkanlığından bahsetmektedir. Herhalde bu saray adeti XIX. yüzyılda yerleşmiş olmalıdır. Zaten halkın da günde bir yemek yerine iki yemek itiyadı geçen yüzyıldaki alafrangalık devrinden itibaren yayılmıştır. Çünkü tek yemek eski Türk geleneği, iki yemek de yeni Türk adetidir.

Şimdilerde Türkiye, maalesef en çok yiyecek israfı yapan ülkelerin içindedir. Herhalde eski Türklerin bu kanaatkarlığı o devirlerdeki sağlıklı ömrün amillerinden olsa gerek.

Islık Musikisi 

İsmail Hami Danişmend; Rahmetli dostum Süleyman Nazif’le bir akşam sofrasında sohbet ederken bir aralık konu musikiye intikal etti. Nazif merhum yüzünü biraz ekşiterek şöyle bir düşünce ileri sürdü: Ben çalgı severim ama ses sevmem! Sesin güzeli de vardır, çirkini de. Fakat güzel ses pek nadirdir. Bu itibarla bence ıslık sese tercih edilir. Onun için Doğu’da da, Batı’da da besteler ıslığa tatbik edilip ıslıkçı heyetleri yetiştirilse musiki bakımından insanlığın çok mesut olacağına kaniim!

Ben de kendisine o takdirde güftelerin yok olacağını söyledim. Bunu da şöyle izah etti: Bir şarkı dinlerken güftedeki manaları kim takip eder? Mesele güftede değil,bestededir. Şiir başka şeydir, musiki başka şeydir. İkisi bir araya gelince musiki şiiri, yani zalim beste zavallı güfteyi mahvediyor!

Nazif merhum pek haksız değildi ama, ileri sürdüğü fikrinin tatbikine imkan yoktu. Onun için bu fikri de kendisiyle beraber yok oldu gitti.

ilk yorumu sen yap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DİĞER YAZARLAR

TÜMÜ

BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz..
X