Aysel Köksal anlatıyor: “Anneannem Zeynep, erkek çocukları yaşamamış varlıklı bir ailenin biricik kızıymış. El bebek, gül bebek büyütülen Zeynep on dört yaşındayken aile Malatya’nın Örükçü köyünden Sivas’a göçmüş. Zeynep kızın teni akıl almaz bir beyazlıktaydı. Bu normal bir ten beyazlığı değil, adeta kar beyazlığı idi. Bir gün sorduğumda ‘Malatya’dan göçerken bir gece bir ziyaretin yanında konakladık ve biz kadın ve çocukları o kocaman mezarın etrafında yatırdılar, sabah uyandığımda annem inanılmaz bir sevgiyle bana bakıyordu… Yüzüme, ellerime ve vücuduma baktıktan sonra benim çok iyi bir kul olduğumu, bu beyazlığı bana bu Ziyaret Dede’nin armağanı olduğunu söyledi. Ben pek inanmamıştım ama anneannem hala bu inanıştaydı. Sivas’a yerleştikten iki sene sonra anneannem kendileri gibi Malatya’dan göçmüş zengin bir ailenin oğlu ile evlendirilmiş. Gerdek gecesinin sabahı kayınvalidesi kayınpederinin elini öpmesi gerektiğini söylemiş. En güzel elbisesini giymiş ve yaşmağını çekip odaya gitmişler. Odada iki adam varmış, biri yerde mindere bağdaş kurup oturmuş, diğeri oymalı antika koltuğa. Koltukdaki kayınpederdir deyip adamın elini öpmek için eğilirken, kayıvalidesi eteğinden çekiştirmiş ‘Hiç mi gece yüzüne bakmadın, o kocan’ demiş. Zeynep gelin üç sene kayınpederine, on iki sene de kaynanasına gelinlik etmiş, yani gözleri dışında yüzünü göstermemiş ve sesini hiç duyurmamış. Ancak önce kayınpeder, sonra kaynana ölünce kocası yüzünü açabileceğini ve konuşabileceğini söylemiş. Bunun dışında Zeynep gelin bir eli yağda, bir eli balda, konak hanımlarına yaraşır bir hayat yaşamış…

Ne var ki ömrünün son dört senesinde kumara alışan ve kese kese altınlarla oyuna giden kocası Hüseyin günlerce eve gelmez, gelince de bitkin bir halde yemeden içmeden yatar bir hale gelmiş… Nerdeyse karısının varlığını unutmuş, varı yoğu kumar olmuş. Çocukları olmadan sofraya oturmayan adam şimdi beş çocuktan da bihabermiş… Kocası kumara son gidişinde Zeynep’in hamama giderken boynuna taktığı otuz altınlı ‘hamaylı’ denen takısını almış… Artık varlıklı günler geride kalırken, kocası ince hastalığa yakalanmış ve bir ay içinde otuz yedi yaşında göçüp gitmiş… İki oğlan üç kızla koskoca konakta kalıveren Zeynep’i aradan bir hafta geçmeden tanımadığı üç dört adam ziyarete gelmiş ve ‘Gadınge, Hüseyin abi evi kumarda bize ütüldü, aha parmak bastığı senedi, iki üç gün içinde evi boşaltın, biz gelip eşyaları avluya yığmak zorunda kalmayalım!’ deyip gitmişler. Zeynep gelinin adı ondan sonra Gadınge olmuş.

Gadınge’nin ne anlama geldiğini kendi de bilmiyormuş. Kiralık eve çıkış, elde avuçta ne varsa satılması ve on sekiz yaşındaki oğlanın evde oğlak kesip satması… Hayatın şamarlarının birer birer yüzüne inmesi… On dört yaşındaki oğlan koleradan ölünce, büyük oğlanın ev geçindirme telaşı ve askerlik çağının gelip çatması… Askere gitmeden illet tifo büyük oğlanı da yakalamış, karatoprak onu da bağrına basmış. Gadınge’ye ise bağrına taş basıp bu acılara katlanmak kalmış. Bu arada büyük kız ile ortanca kız on yedi yaşlarında birer yıl arayla karıları ölmüş, çocuklu adamlarla evlendirilmiş. Kızlar bu evlilikleri yaparken Gadınge’nin tek düşüncesi başlarına bir şey gelmeden baş göz edilmeleri ve iki boğazın eksilmesi olmuş. Gadınge’nin Osmanlı kadınlığı, saltanatı bitmiş artık. En küçük kızıyla yani annemle başbaşa kalmış, zengin hiçbir akrabası onlara sahip çıkmamış. Zaten akrabalarda da erkek kalmamış ki… Kimi askerden geri dönememiş, kimi de tifodan telef olmuş… Kalan kadınlarsa debdebeli hayatlarına devam etmişler. O zamanlar Sivas’da Devlet Demir Yolları işçi alımlarına başlamış. Sivas erkeklerinin neredeyse yarısı bu kurumdan evlerine ekmek parası kazanıyormuş. Bir gün bir komşusu anneannemin kapısını çalıp ‘Gadınge, DDY işçi alıyor, birkaç tane de kadın almışlar, sana imza atmanı öğreteyim de oraya sokalım seni’ demiş… Anneannem Atatürk’ü tanımış bir kadın. Sivas Kongresi’ne geldiğinde babası Atatürk’ü ona göstermiş Sivas Meydanında…

Ve şimdi Gadınge’nin Cumhuriyet kadını olma zamanı… ‘Çalışırım’ demiş ve bir hafta sonra ayak işlerine bakan bir işçi olarak çalışmaya başlamış. Çalışmaya başladıktan on gün sonra müdür anneannemi görünce şaşırmış, hemen elini öpmüş ‘Gadınge, sen ne yapıyorsun burada? Biz sizin ekmeğinizle büyüdük, hele otur şöyle’ demiş. Anneannem kısaca anlatmış başına gelenleri. ‘Tamam, bundan sonra sen sadece benim çayımı vereceksin ve diğer zamanlar şu köşedeki sandalyede oturacaksın’ demiş. Anneannem her sabah o gelmeden odayı temizlemiş, tozları almış, yani kazandığı parayı hak etmeye çalışmış. Bu arada evde yalnız kalan kızın üzerine kapıyı kitleyip gitmiş işe. Okul yok, güzel, göze gelen bir çocuk ya okul yolunda başına bir iş gelirse… Ama annem de bir Cumhuriyet çocuğu… Okulların başlama zamanı, polisler evleri dolaşıp kız çocuklarını okula göndermeyenleri karakola götürüyor, annem hemen pencereyi açıp var gücüyle bağırıyor ‘Polis amca annem beni de okula göndermiyor’ diye bağırıyor. Ve o yıl annem okula başlıyor ve ilkokulu bitiriyor. Güzeller güzeli annem on beş yaşına gelince de Sivas’a okumaya gelen babamla evleniyor. Bu arada anneannem altmış yaşını geçtiği için on altı yıllık bir çalışmadan sonra emekli ediliyor. ‘Aylık mı bağlayalım, paranın hepsini mi istersin?’ diye sorulunca büyük damadının akıl vermesiyle parasının hepsini alıyor. Büyük damat kasap olduğu için elektrikli kıyma makinası alacağım diye paranın büyük bir kısmını elinden alıyor ve bu parayı iki yüz elli gram, yarım kilo kıyma, bir kilo et ile bir buçuk senede ödenmiş kabul etti. Yaşı altmış beşi geçen anneannem nefes darlığı ile boğuşmaya başlayınca can babam onu temelli olarak yanımıza getirdi. Tabii bir şartı vardı… Ne parasını yiyen damadının, ne de ona bakmayan belki de kocaları yüzünden bakmayan kızlarının adını anmayacaktı. Ve anneannem tam on altı sene el bebek, gül bebek bakıldı ve yetmiş sekiz yaşında hayata veda etti. İşte dostlar size hayatının başında gün görmüş, iyi yaşamış sonrasında yoklukla, acılarla, cefa ve fedakarlıklarla boğuşmuş emekçi bir kadının hikayesi. Şimdi ben işte böyle emekçi kadınlarımızın gününü kutluyorum ve bu yazımı onlara armağan ediyorum.”
Üniversite sınıf arkadaşım Aysel Köksal’ın bu “8 Mart Kadınlar Günü” yazısı bize erken yaşta evlendirilen kızlar gerçeğinin altında yatan nedenleri, gelenek ve alışkanlıkları, zamanla onların değişmesini ve kötü bir alışkanlığın bir aileyi ne hale getirdiğini özgün örneklerle anlatıyor. “Bana arkadaşlarını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim… Bana okuduğun kitapları söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” gibi sözler duyarız ya buna “Bana alışkanlıklarını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” de eklenebilir. Özellikle küçük yaşlarda edinilen iyi veya kötü alışkanlıklar kişileri yetişkin yaşlarda da etkilemeye devam ediyor. Kendimden bir örnek vereyim. Çocukken sık hastalanırdım. Ortaokul ikide sabahları jimnastik yapmaya başladım, bunu sürdürünce hastalık yakamdan düştü. O gün bugündür jimnastik yaparım, sağlık yönünden bu alışkanlığın çok yararını gördüm. Günümüzde kötü alışkanlıklara kapılma oranı eskiye göre daha fazla. Uyuşturucu, sanal kumar, bahis oyunları çok yaygın. Bunlara yakayı kaptıranlar maddi manevi çok şey kaybediyorlar. Bu nedenle ailelere çok iş düşüyor, çocuklarını yakın takipte tutmayanlar, onlara iyi örnek olmayanlar sonuçta hiç istemedikleri şeylerle karşılaşıyorlar…
