Akşama kadar değişik saatlerde giriş yapan ekiplerle otel bir önceki gün hayalet bir şatoyu andıran ıssızlık ve sessizliğinden sıyrılmış, gerek personel gerekse de otelin restoran, lobi, bar gibi diğer bölümlerinde çark dönmeye başlamış, etraf değişik dilleri konuşan genç kız ve erkeklerle vıcır vıcır, cıvıl cıvıl bir görünüme kavuşmuştu. Akşam yemeği için tüm ekipler restoranda yerlerini aldıklarında ak saçlı, cüsseli komite başkanı Mustafa Bey mikrofonu birkaç kez üfleyip herkesin dikkatini kendi üstüne çektikten sonra:
“Sevgili gençler, hepinize hoş geldiniz diyorum, sizleri burada görmekten, Uludağ’da ağırlamaktan mutluyuz. Bu yarışma geçen yıl da İzmir’de yapılmıştı, oraya gelen ekiplerden bazılarını yine aramızda görüyorum. Amacımız dünya barışına katkıda bulunmak, gençler arasında sevgi, dostluk, barış ve kardeşlik duygularını geliştirmektir. Balkanlardan Asya’ya, Avrupa’dan Güney Amerika’ya kadar değişik kıtalardan geldiniz. Hepinize hoş geldiniz der, ülkemizde mutlu günler dilerim.”
Başkan yardımcısı Sinan Bey’in İngilizce’ye çevirdiği bu konuşma ekipler tarafından coşkuyla alkışlandı. On civarında değişik dilin konuşulduğu yemekte canlılık, memnuniyet ve gülen yüzler dışardan bakan birini etkilemeyecek gibi değildi.Yemek bitiminde salonun ortasındaki masalardan bir kısmı garsonlar tarafından kenara çekilerek ortada bir boşluk yaratıldı. “Niye böyle yaptılar?” diye düşünürken Ukrayna ekip başkanının hareketlendiğini fark ettim. Uzun boylu, kısa saçlı bu genç kadın öğleden sonra yürüyüşü ve bakışlarıyla az dikkatimi çekmemişti. Süzülerek ilerleyen, sanki yere basmadan bulutların üstünde gidiyormuş izlenimi veren yürüyüşü şimdiye değin hiç tanık olmadığım türdendi. Ya bakışları? Kadının, bir daire çizer gibi dönen gözlerinden çıkan kuvvetli ışıltılar karşısındaki kişide büyük bir olasılıkla kâh “Beni önemli buluyor olmalı!” kâh “Beni alıp satmadı, hafife aldı!” gibi düşünceler uyandırıyor, sonuçta içinde ne var ne yok her şeye hükmediyordu sanki. Bu bakışların etkisinde kalan birinin “Kadın üstümdeki her şeyi çıkardı, beni soydu!” diye düşünmesi hiç şaşırtıcı olmazdı. Zaten ekibi üstünde oluşturduğu otorite kendini hemen belli ediyordu.
Az sonra Ukrayna ekibi kostümlü olarak salonun ortasındaki boşluğu doldurdu, gösteri yapmaya başladı. Çaykovski’nin olduğunu sandığım bir klasik müzik eşliğinde oynanan oyun halk danslarından daha çok baleye benziyordu. Yine de ekip, kızlarının güzellikleri ve figür zenginlikleriyle beğeni toplamasını bildi. Onları göz alıcı sarı kırmızı kostümleri, havada sallanan mendilleri, hiç bitmeyen haykırışlarıyla oyuncularının hepsi kızlardan oluşan Lübnan ekibi izledi. Onlar da seyredenleri coşturmayı başardılar. Kızlar haykırışlarıyla sanki bir yerde tümü erkeklerden kurulu İsrail ekibini protesto ediyor, salladıkları mendilli yumrukları da adeta onların kafalarına indiriyorlardı. Çalıştırıcıları kara kaş kara göz, balık etinde havalı bir kadındı, ekibinin yarattığı etkiden memnun habire mırıldanıp gururlu bir şekilde tempo tutuyordu. Bu gurur yıllardır iç savaşın sürdüğü, İsrail ile Suriye arasında bir kukla devlet olmaktan ileri gidemeyen ülkesinin önem kazandığını görmekten kaynaklanıyor gibiydi.
Bu iki güzel gösterinin tadı henüz izleyenlerin damağındayken bu defa da Macaristan ekibinin sahne aldığını görmek beni heyecanlandırdı. Daha da heyecanlandıran ekibin bizden bir oyun olan lorkeyi oynamasıydı. Bu, halka haline gelmiş seyirciler arasındaki Türklerde büyük bir sempati dalgası estirdi. İçimden “Ne iyi oldu da bana Macaristan düştü, ne güzel bir ekip bu!” diye düşünmekten kendimi alamadım. Gösteri bitiminde Rita’yı kutladım, bunu ne zaman öğrendiklerini sordum.
“Bizimkiler geçen yıl İzmir’de yapılan yarışmaya katıldıklarında öğrenmişler. Bir jest olsun diye onu oynadık,” dedi gülerek. Güzelliği bu gülüşle daha vurgulu bir hal almış, çekiciliği bir kat daha artmıştı.
Restoran boşaldıktan sonra bir süre diğer rehberlerle lobide oturup sohbet ettim. Herkes kendi ekibine dair ilk gün izlenimlerini anlattı. İkide bir esnemeye başladığımı görünce arkadaşlarımdan izin isteyip odama çekildim. Dişimi fırçalayıp yatağa girdiğimde uykuya geçmem uzun sürmedi…
Telefon iki kez çaldığında önce birinin onu açması, kısa yanıtlı konuşmalardan sonra da o kişinin kalkıp beni dürtmesi sanki rüyada olan bir şeydi, bu nedenle uyumaya devam etme isteği duydum içimde. Ama kulağıma eğilerek söylenen sözlerin etkisiyle gözlerimi açtım, sersemlemiş bir şekilde “Ne oluyor?” diye etrafıma baktım. İki arkadaş yataklarında uyuyorlardı, ayakta duran Lübnan rehberi Mehmet ise gülerek :
“Şemsi Bey seni yukarı çağırıyor. Üstündekileri çıkarmadan hemen yukarı gelmeni istedi. Macar ekibi bir sorun çıkarmış,” dedi.
Sevdiğim, kanımın ısındığı ekip o saatte ne gibi bir sorun çıkarmış olabilirdi ki? “Bir yanlışlık olmalı, başka bir ekiptir bu!” diye düşünerek merdivenleri çıktım. Lobide kimse yoktu ama resepsiyonun önü doluydu. Normal kıyafetler içindeki insanların yanında pijamalı durmak beni o uykulu halimde bile rahatsız etti. Aralarında tanıdık olarak sadece Şemsi Bey’i gördüm. Yanına yaklaştığımda ilk dikkatimi çeken onun son derece sinirli oluşuydu…
“Bizim şoförlerin odasında iki Macar yatıyor, bunlar kaydettiklerimizin dışında, yani fazladan adam getirmişler. Onları çıkarıp şoförlerimizi oraya yerleştirmemiz lazım. Biraz önce defalarca kapılarını çaldık ama açmadılar bir türlü.”
“Peki, ne yapabiliriz?” diye sordum.
“Aşağı inelim. Elimde kör anahtar var, artık kapıyı açıp içeri girecek, o iki kişiyi dışarı çıkaracağız, başka çaremiz yok.”
Kafam pek yerinde değildi, bir şey söylemiş olmak için :
“Bu iyi bir çözüm mü Şemsi Bey? Baskın yapar gibi odaya girmek bence şık bir davranış olmaz. Koca otelde şoförleri yatıracak başka bir oda vardır herhalde,” dedim ama içimden sanki “Tereciye tere satmak ister gibi konuştun!” diyen bir ses çıktı.
“Sizin bu rehberlik işinde yeni olduğunuz anlaşılıyor ama ben bu tür organizasyonlarda çok görev aldım. Böyle durumlarda yapılacak şey zorla da olsa odayı boşaltmaktır. Kararlılığımızı ortaya koymazsak ipin ucunu kaçırırız sonra,” dedi görevine titiz bir insan edasıyla.
“Öyleyse inelim aşağı,” dedim ikna olmuş bir şekilde. İlk kez rehberlik yapacak olmamı bilmesi sözlerine inanmamı sağlayan bir etki yapmıştı…
