Alt katta uzun bir koridorda yürümeye başladık. Sağlı sollu odaların biri dışında hepsinde ışıklar kapalıydı. Koridorun loş ışığında kapı numaralarını kontrol ede ede ilerledik. Sonunda Şemsi Bey sekiz yüz yedi numaralı kapının önünde durdu. Kör anahtarla kapıyı zorlanmadan açar açmaz lambayı yaktı. Yan yana iki yataktan aynı anda iki kişinin doğrulduğunu gördüm. Şemsi Bey resepsiyonun önünde “adam” kelimesini telaffuz etmişti ama bunlardan biri kadındı. Kısa saçlı, yuvarlak yüzlü, etine dolgun kadının üstünde bol geldiğini farkettiğim bordo bir bluz vardı, dekolte bluzdan göğüsleri az da olsa görülüyordu. Bir an için onu sanki normal otel müşterisiymiş gibi düşündüm, günlük kıyafetiyle yatmış olmasını yadırgadım. Bakışları uzun bir kovalamacadan sonra bir çıkmaz sokakta yakalanan insanların bakışlarına pek benziyordu. Uzun yüzlü, bıyıklı, darmadağınık saçlı, esmer, sıska adamsa bu tür baskınlara sanki alışmış gibi sakin görünüyor, “Ne hakla içeri girdiniz?” dercesine bakıyordu. Gün boyu hiç görmemiş olduğum bu iki kişi de otuzlu yaşlardaydı.
Kısa bir duraklamadan sonra onlara odayı boşaltmaları gerektiğini sanki onların İngilizce bilmelerinden eminmişim gibi anlattım. Adam bir şeyler mırıldandı. Anlamadığını düşünerek ikinci kez bu defa basit cümlelerle anlattım, o da işe yaramadı. Birbirimizin dilinden anlamadığımız açıktı. Bu kez Şemsi Bey, el kol hareketleriyle odadan çıkmaları gerektiğini, başını sallayarak orada kalamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Ben bu jest ve mimiklerden sonra onların konuyu bal gibi anladıklarına ama işlerine geldiği için anlamamış görünmeyi tercih ettiklerine kanaat getirdim. Geçen beş dakikada bir sonuç çıkmayınca Şemsi Bey’in giderek daha fazla sinirlendiğini gördüm. Ben yeniden araya jest ve mimikler de katarak odayı boşaltmaları gerektiğini en basit İngilizceyle anlattım ve sesim bu kez öncekilerden daha yüksek, daha uyarıcı bir tonda çıktı. Bizden etkilenmiş olmalı ki adam içinde anlayabildiğimiz sadece üç dört İngilizce kelime içeren bir kaç cümle kullandı. Anladığımız “Yarın sabah İstanbul’a gitmek,” idi. Bunu söyleyerek adam yüzüne adeta “Geceyi odada geçirmeyi hakettik, artık bizi rahat bırakın!” anlamında bir yazı asmıştı, jest ve mimikleri bunu gösteriyordu. Şemsi Bey de jest ve mimiklerini daha ciddileştirerek ona bir kez daha çıkmalarını ihtar etti ama bir etkisi olmadı söylediklerinin. “Acaba Şemsi Bey dil bilseydi veya ben karşılarında pijamalı bir halde durmasaydım daha etkili olup onları çıkarır mıydık? Bizdeki bu eksiklik mi sonuç almamızı engelledi?” diye bir düşünce o anda kafamı meşgul etti. Kısa bir sessizlikten sonra yeni bir hamlenin işe yaramayacağını anlamış olmalı ki Şemsi Bey:
“Gidelim, lanet olsun!” dedi. Ona resepsiyona kadar eşlik ettim. Bana döndüğünde yüzünden yorgunluk akıyordu:
“Organizasyon işi böyle stresli şeylerle doludur. Komite üyelerinden bazısı işe sıkı sarılmıyorsa stres daha da artar. Sabahtan beri ekiplerle uğraşmaktan canım çıktı. Nerde komitenin diğer üyeleri? Biri içki masasından kalkmaz, öbürü müdür olamadım diye kızar hiç bir işe karışmaz, her şey benim sırtımda!” dedi sinirli bir şekilde.
Yüksek sesle konuşan bir komite üyesi, pijamalı bir halde dikilmiş duran bir rehber, yatmak için bekleyen iki şoför o anda içeri giren bir başka komite üyesini ister istemez yanımıza gelmeye mecbur etti. Yana taralı siyah saçları, bitişik kaşları, gür bıyıkları olan hafif kilolu komite üyesi Bilal Bey’i bu etkinlik öncesi yapılan toplantıdan tanıyordum. Takım elbisesi ve kravatıyla oteli teftiş etmeye gelmiş bir müfettişe benziyordu.
“Bir sorun mu var arkadaşlar?” diye sordu. Şemsi Bey’in yanıt verme niyetinde olmadığını görünce ben konuyu açıkladım. Biraz düşündükten sonra Bilal Bey:
“Bu gecelik Macarların o odada kalmalarına göz yumalım. Ben şoförlere bir oda bulacağım,” dedi sakin bir ses tonuyla. Şemsi Bey:
“Oh ne âlâ memleket! Ekipten olmayan iki kişi beş yıldızlı otelde sırtımızdan kalacaklar öyle mi?” dedi. Yüksek ses tonu Macarlara olan sinirinin aynen devam ettiğini gösteriyordu. Bilal Bey’in sesinin renginin yanıt verirken az önceki gibi sakin ve yumuşak olmadığını farkettim:
“Bakın, bugün davet edilmedikleri halde gelen otuz kişilik Ukrayna ekibine yer bulduk, değil mi? Onları kabul etmeseydik bu iki kişiyi de kabul etmezdik haklı olarak. Ama otuz kişiyi kabul et, iki kişiyi kabul etme, bu katı bir tavır, doğru olmaz!” dedi. Bir çeyrek saat önce ben de bir yerde Bilal Bey’inkine benzer “Şık olmaz…Onları yatıracak bir oda vardır herhalde,” demiş, Şemsi Bey ise beni bu işleri bilmeyen acemi biri olarak niteleyip üste çıkmıştı. Bunu düşünerek ona baktım, Bilal Bey karşısında da üste çıkıp çıkamayacağını merak ettim.
“Tamam o zaman, nasıl biliyorsanız öyle yapın, bu işlerin tek sorumlusu, tek enayisi ben değilim!” dedi Şemsi Bey sinirinden soluyarak. Yanıtı üste çıkamadığını gösterdi. Önce ne yapacağını bilmez halde bir an durdu sonra elindeki kör anahtarı sert bir şekilde resepsiyona bırakarak üst kat merdivenlerine doğru yürüdü. Gün içinde yürüyüş ve bakışlarını tuhaf, gizemli bulduğum Ukrayna ekibinin kadın başkanı demek davet edilmedikleri halde ekibini listeye dahil ettirmişti! Bilal Bey işte onu ileri sürerek Şemsi Bey’i açık düşürmüştü!..
