Gülümseyerek sordum : “Herkes tamam, değil mi Rita?”
Sorum içine daldığı düşünceleri bulandırmış gibi bir etki yapmış olmalı ki güzel ela gözleri bir süre boş bir şekilde baktı bana:
“Pardon?
“Herkes tamam mı diye sordum.”
“Dört erkek oyuncu gelmiyor, onlar karşı tepelere tırmanacaklar.”
Bu yanıt aklıma hemen organizasyon komitesi başkanı Mustafa Bey’in festival öncesi toplantıda söylediklerini getirdi : “…Bu festival işi ilk dakikasından son dakikasına kadar gerilimli, stres dolu bir iştir. Sorunların minimum düzeyde kalması için herkesin görevini düzgün yapması, program dışına çıkmaması gerekir. Zaten Uludağ’da özellikle birlik ve beraberliği sağlayabilmek için konaklamaktayız. Yoksa şehir merkezinde de kalabilirdik ama o zaman kontrolü elden kaçırırdık. Göreceksiniz Uludağ’da bile programı delmek, kafalarına göre takılmak isteyenler çıkacaktır. Buna fırsat vermemenizi önemle rica ediyorum. Festival boyunca ekipler kendi otobüslerini kullanmayacaklar, bizim kendilerine vereceğimiz otobüslerle şehir merkezine inip dönecekler. Yapılacak geziye tüm ekipler eksiksiz katılacaklar. Rehberlerin sürekli organizasyon komitesiyle iletişim içinde olmalarını ve kurallara titizlikle uymalarını rica ediyorum!” demişti.
“Geziye herkesin katılması gerekiyor Rita. Komite başkanı o konuda kesin konuştu. Lütfen onlarla konuşun, gelmeleri gerekiyor,” dedim.
“But why? (Ama neden?)” dedi. Yüzünde şaşırmış bir ifade belirdi.
“Dedim ya, komite başkanının o konuda talimatı var. Ona uymak gerekiyor.”
“But why?” dedi bir kez daha ama Why’ı Wh-yyy?” (Ne-deeen?) şeklinde” uzatarak söyledi bu kez.
“Kural böyle. Organizasyon komitesi programında bu var. Diğer ekipler tam kadro katılıyor geziye,” dedim. Son cümleyi sanki diğer ekiplerden yoklama almış gibi söyledim, oysa belki diğer ekiplerden de gelmeyenler olabilirdi. O nedenle doğru konuşmamış olabilirdim. Amacım öyle bir şey söyleyerek onu ikna etmekti. Yine de bunu hemen diğer ekip rehberlerine sormaya karar verdim.
“Ama ne-deen? Onlar karşı tepelere tırmanacaklar, bunda ne var?” diye dimdik yüzüme baktı. Bakışı adeta hesap soruyor, hiçbir şekilde komite kararı, kural, diğer ekipler gibi şeyleri dikkate almayacağını ima ediyordu. Bakışları bende yaşının üstünde bir bilmişlik taşıdığı, bir lise üç öğrencisinden çok taşrada kendi başına yaşayan bir üniversite son sınıf öğrencisine benzediği izlenimi uyandırdı. Daha fazla üstelemedim, on beş dakika sonra otobüste olmalarını söyledim.
Yanından ayrılınca diğer ekiplerde gelmeyenler olup olmadığını öğrenmek için anket yaparcasına her rehbere aynı soruyu sordum. On üç rehberin hepsi de katılımın tam kadro olacağını söyledi. Bunu öğrenmek boş konuşmamış olduğumu gösterdi. Otobüsün yanına gittiğimde Rita elinde sigara Gabor’la konuşuyordu. Sanki yalnız Rita varmış gibi ona hitaben:
“Şimdi yine sordum tüm rehberlere, ekiplerinde herkes geliyor. Gelmeyenlerle ilgili bir sorun çıkarsa sorumluluk kabul etmem, sorumluluk size ait, ona göre,” dedim kararlı bir şekilde. Rita’nın yanıtı omzunu silkmek, sigarasından çektiği derin nefesi havaya üflemek oldu.
Saat dokuza doğru otobüsler konvoy halinde hareket ettiler. Şoförün arkasında yerimi aldım. Yanımda ekibimize yeni verilen koruma görevlisi Muammer vardı. Oldukça kilolu Muammer’i çok eskiden tanıyordum, yıllar sonra burda karşılaşmak ikimiz için de bir sürpriz oldu. Şişmanlamış haliyle Amerikalı film yıldızı Charles Bronson’a benzemişti. Gençliğinde gözünü budaktan esirgemeyen, korkusuz bir tabiatı olduğu için polisliğin mizacına en uygun meslek olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.
Öndeki üç ve dört numaralı koltuklarda Rita ile Kata, Rita’nın hemen arkasındaki koltukta da Gabor oturuyordu. Yan gözle bir ara Rita’ya baktığımda yüzündeki dalgın, bulutlu ifadenin devam etmesi gözümden kaçmadı. Daha otellerin olduğu mıntıkayı geride bırakmamışken arkada oturan kızlardan biri kalktı, gelip Rita’ya bir şeyler mırıldandı. Rita bana dönerek:
“Kızın tuvalete gitmesi gerekiyor. Şoföre durmasını söyler misin?” dedi. Hemen şoföre durumu aktardım.
Otobüs durunca kız hızla indi, gerisin geri otele doğru koşmaya başladı. Bu arada tabii öndeki otobüsler gözden kayboldular, arkadan gelenler de bizi geçip gittiler. Sessiz, ıssız, serin Uludağ’da tek başımıza kalmıştık. İçimden kızın otele kaç dakikada gidip geleceğini hesaplamaya çalıştım. “On beş dakikayı geçmez!” sonucuna varmak nedense beni rahatlattı.
Muammer “İnelim istersen, ben de bir sigara içmiş olurum,” dedi. İndik aşağı. Sigarasını içerken sorularım üzerine mesleğinden, daha önce çalıştığı yerlerden bahsetti. Tahminimin aksine mesleğinden pek de hoşnut değildi. Belli saatler içinde gerçekleşen bir mesai kavramının yokluğundan, gecelerinin gündüzlerinin belli olmamasından, evdeyken bile her an göreve çağrılma tedirginliği yaşamasından, mesleğin tüm yoruculuğu ve zahmetine karşın toplum tarafından yeterli destek ve saygıyı görmemekten, dahası ekonomik imkanlarının yetersizliğinden bahsetti. Bu arada Gabor, Rita ve birkaç oyuncu da otobüsten indiler, bize birkaç metre mesafede kümelendiler. Saatime baktım, kız gideli yirmi dakikayı geçmişti ve hâlâ görünürde yoktu. Bu sırada otobüsler için kontrol görevi yapan bir ekip minübüsle geldi, elinde telsiz ufak tefek biriyle iri yarı bir başkası inerek neden durduğumuzu sordular. Durumu açıklayınca minübüsteki diğer kişiler de indiler, bizim gibi beklemeye başladılar. Gözüm bir an otobüs şoförüne takıldı. Sıska şoför kollarını direksiyona dayamış, ağzıyla burnunu yumruk yaptığı elleriyle kapamış, dalgın bir şekilde tepelere bakıyordu. Huzursuz bir ruh haliyle Rita’ya yanaştım :
“Rita, niçin dönmedi kız oyuncu? Bak herkes gitti, bir biz kaldık,” dedim huzursuzluğumu belli etmemeye çalışarak.
“Merak etme, şimdi gelir.”
“Ama yirmi dakika oldu. Lütfen kurallara uyma konusunda titizlik gösterelim.”
“Tuvalet ihtiyacı vardı. Gelir şimdi. Niye telaş yapıyorsun ki?” dedi. Baştaki umursamaz tavrına bir de kınama ve sorgulama tonu kattığı sesinden anlaşılıyordu. Gabor’a gelince, o yanındaki kızlara oyundan bazı figürler gösteriyor, durumdan hiç rahatsız değilmiş gibi görünüyordu. Rita, ona dönerek:
“Gaa-boor!” diye adının hecelerini uzatarak bir şeyler söyledi. Sanırım benim söylediklerimi ona aktarmıştı.Yüzü hiç gülmeyen, bende itici, soğuk bir insan imajı uyandıran bu sarkık bıyıklı adamla aramızda en ufak bir sıcaklık oluşmamıştı, oluşacağına da hiç ihtimal vermiyordum. İki gündür onunla ilişkimiz “Birbirini yoksayma” dan ibaretti. Onun Rita’nın sözlerine “Hiç aldırma, beklesin dursunlar, işleri ne!” dercesine bir tavırla yanıt verdiğini görmek ona karşı içimde hissettiğim soğukluğu artırdı. Sonra bir an Gabor’la göz göze geldik. O saliselik göz göze gelme içimdeki soğukluk ve rahatsızlığı daha da pekiştirdi. Rita’nın güzelliğinin de sanki çirkinliğe dönüştüğünü, yeni imajının bana adeta battığını hissettim.
