Köşe Yazısını Dinle
Yurt dışına yaptığım gezilerde gördüğüm şehirlerdeki yapılara hep dikkat ettim. Şehir merkezleri eski durumlarını korurken, bu korumaya özellikle dikkat edilirken kule, gökdelen gibi çok yüksek binaların daha çok belli yerlerde, yeni yerleşim alanlarında toplandığını, bir arada olduklarında kötü değil aksine güzel ve etkileyici göründüklerini gözlemledim. Böyle yapınca şehrin silüeti bozulmuyordu. Örneğin New York’ta Manhattan silme gökdelenlerle doluyken Brooklyn az katlı binalardan oluşuyordu. Singapur’da Marina Bay kulelerin, gökdelenlerin yoğunlaştığı bölgeydi…
Bizde bu konu o kadar önemsenmiyor. En azından binaların görünümleri iç açıcı olmaktan uzak. Mimari güzelliğe dikkat edilerek yapılan binalar azınlıkta. Süsleme, ince işçilik çoğu binalarda olmayan şeyler. Çarpık kentleşme kavramı bir mahalleyi dikkatle gözlemlediğinizde hemen size örnekler sunmaya hazır. Örneğin Bursa üç milyonu aşan nüfusuyla Türkiye’nin dördüncü büyük şehri. Önemli bir ticaret ve sanayi şehri, tarihi eserlerle dolu, kış turizminin de merkezlerinden biri. Şehircilik anlayışı yönünden de iyi olmasını isterdik ama şehrin merkezinde yirmi iki katlı Doğanbey TOKİ blokları çevreye hiç uymayan görüntüsüyle Bursa’nın şehircilik alanındaki notunu fena halde düşüren bir çirkinlik örneği. Yusuf Ziya Cömert Karar gazetesinin 29 Aralık 2025 tarihli “Şehirleri Çirkinleştirmek” başlıklı yazısında “Şehirleri çirkinleştirmenin özel bir yetenek gerektirdiğini hemen her gün müşahade ediyoruz. Doğanbey konutları bir başyapıt, bir çirkinlik abidesi…Uludağ’ın tam önüne, dağın görünümünü çirkinleştirecek kadar büyük konutlar dikmişler,” diye eleştirdikten sonra “Ron Frick’in bir filmi var, adı Samsara. Düşünmeyi tahrik eden bir film, büyük bir yapım. Yirmi beş ülkede beş yılda çekilmiş. Muhteşem güzellikler var içinde. Kimi insan yapımı, kimi Allah’ın armağanı. İnsan yapımı korkunç çirkinlikler de var,” diye devam ediyordu…
Yusuf Ziya Cömert’in bu yazısından sonra internete girdim, doksan dokuz dakikalık “Samsara 2011” adlı belgeseli adeta gözümü kırpmadan izledim. Türkiye’den de üç yerin gösterildiği bu belgeselde hiç konuşma yok. Görüntüler zaten konuşuyor, kendini anlatıyor. Çeşitli ülkelerin tarihi yerleri, doğal güzellikleri, tapınakları, onları dünyada tanınır kılan özellikleri sergileniyor. Bazı görüntüler bazı ülkelerin teknikte, organizasyonda ne denli ileri gittiklerini, ne muazzam şehirler inşa ettiklerini gösterirken hemen yanı başlarındaki gecekondularda kol gezen sefaleti, çöplükleri de gözler önüne seriyor. Bunların dışında hapishaneler, kasırganın vurduğu New Orleans da var. Görüntüler öyle mükemmel ki sırıtan hiçbir şey yok. Sahneler çok düşündürüyor, bilgilendiriyor, dahası sarsıyor…
Samsara, 2020’de izlediğim Woodstock belgeseli kadar etkileyici. 15-18 Ağustos 1969 arası üç gün boyunca New York Bethel’de bir mandra alanında gerçekleşen festivalin sloganı barış ve müzikti. Beş yüz bin kişinin toplandığı alanın temizlenmesi, hazırlanması, yiyecek içecek ikmalinin sağlanması, beklenenden çok fazla katılım olunca stokların yetersiz kalması, yağan yağmurda sırılsıklam olup alanda çamura batanlar, buna rağmen yılmadan devam edenlerin görüntüleri zihinlerde iz bırakacak türdendi. Vietnam Savaşını protesto, cinsellikte tabulara karşı çıkış, uygulanan baskılara tepki üç gün boyunca barış ve müzik sloganıyla karşılık bulmuş, Jimi Hendrix, Joan Baez, Janis Joplin ve başka birkaç grup katılan gençlere konserler vermişti. Woodstock Festivali 1960’ların bunalan gençliğinin bir araya gelmesinin sembolü olmuştu…
Bu iki belgeseli izlemek gerekir diye düşünüyorum. Çok değil, bir yıl önce seyrettiğimiz filmleri genellikle unutuyoruz. Ama bu iki belgesel unutulacak gibi değil…

Flipboard