Köşe Yazısını Dinle
Almanca öğretmeni Mete Karakaşoğlu ile Bursa Çelebi Mehmet Lisesi’nde 1985-1989 yılları arasında dört veya beş yıl çalıştık. Liselerde Almanca ve Fransızca sınıfları İngilizce sınıflarına göre çok az olduğundan girdiği ders sayısı çok azdı, belki on bile değildi. 1.85 civarındaki boyu ve 100 kiloya yaklaşan, muhtemelen de geçen kilosuyla cüsseli bir öğretmendi. Yaşı ellilerdeydi, okulda o dönem yaşı en büyük öğretmenlerden biriydi zaten çok geçmeden emekli oldu, Mudanya’ya yerleşti. Kendi halinde, konuştuğu kişi sayısı birkaçı geçmeyen, kantinde hiç rastlamadığım, öğretmenler odasındayken de çay içtiğini görmediğim bir karakterdi.
“Mete Bey, çay sevmiyorsunuz herhalde?” diye sormuştum bir gün vereceği yanıtın “Sevmiyorum” olacağını düşünerek. “Sevmiyor değilim, aksine çok severim. Her akşam kendi demlediğim bir büyük demliği bitiririm. Dışarıdaki çaylarda evde demlediğim çayların tadı yok!” demişti…
Dışarıdan biraz kaba saba görünmesinin aksine ince ruhlu, yumuşak ses tonuyla insanda “Torunlarına masal anlatmayı seven dede” imajı uyandıran, anekdotları bol bir kişiydi. Özellikle her bir anlatımının sonunda yaptığı yorumlar, bazılarını az buçuk tuhaf bulsam da pek dikkatimi çekerdi. Örneğin bir gün şöyle bir şey anlatmıştı:
“Zamanın birinde padişahla veziri, halkın arasına karışıp onların durumlarını, nasıl yaşadıklarını görmek isterler. Düşerler yola ve sonunda bir çobana konuk olurlar. Çoban onlara bir kuzu keser. Padişah, ‘Peynir ekmekle idare ederdik, niye bu kadar zahmet ettin?’ deyince çoban, ‘Misafir, ev sahibinin işine karışır mı?’ deyip ona bir tokat atar. Padişah bozulur ama belli etmez. Vezir, ‘Padişahım, hiç üzülmeyin, ben bir senaryo hazırlar, ona gereken karşılığı veririz!’ der. Sabahleyin ayrılırlarken padişah ‘Çok teşekkür ederiz, İstanbul’a gelirsen biz de seni misafir etmek isteriz,’ der. Gel zaman git zaman günün birinde çobanın yolu İstanbul’a düşer ve onlara konuk olur. Sofrada padişah, yemekler bittikçe altın tabakları, sırf çobanın tepki göstermesini sağlamak için camdan denize atar. Ama çoban hiç oralı olmaz. Bunun üzerine vezir, ‘Ya, hiç altın tabaklar denize atılır mı, amma da yapıyorsun!’ diye padişaha yalandan sitem eder. Bu sözü duyunca çoban, bu kez de vezire ‘Ben size ev sahibinin işine karışılmayacağını söylememiş miydim?’ diyerek okkalı bir tokat aşkeder.” Mete Bey bunu anlattıktan sonra “İşte bu Türk misafirperverliğine bir örnektir!” demişti, ki bu yorumu bana tuhaf gelenlerden biriydi…
Dillerin özellikleri konusunda konuşuyorduk bir gün. O gün “İngilizce’nin telaffuzu zordur, yani kelimelerin telaffuzu İngilizler gibi oynaktır, kaypaktır. Almanca’nın telaffuzu değişmez, Almanlar gibi sağlamdır ama onlar da diplomaside zayıftırlar. Savaşta kazanırlar, masada kaybederler. Fransızca, bir duygu ve aşk lisanıdır. Zaten bir Fransız için en önemli üç şey şarabı, metresi ve parası; bir İngiliz için şemsiyesi, piposu ve melon şapkası; bir Türk içinse ikametgâh belgesi, dilekçesi ve nüfus kayıt örneğidir” diye yorum yapmıştı. Bu genellemelere herkes katılır mı bilmem ama bana ilginç gelmişti. İşte bu da çok sayıdaki anekdotlarından biri:
“1951 senesinde Niğde Lisesi birinci sınıftaydım. Deli Cafer diye bir müzik öğretmeni vardı. Branşında kuvvetliydi ve elinden sopa düşmezdi. Bir gün arkadaşlarımızdan biri tahtada ‘re… fa … mi… re’ diye bir şeyler okumakta. Aniden tüm sınıf tam siper sıraların altına girmez mi? Ben ne olup bittiğini anlayamadan ‘tak!’ diye bir ses tahtada patladı. Meğerse arkadaş ‘mi’ yerine ‘fa’demiş. Sınıf hemen bunu farkediyor ve böyle durumlarda öğretmenin elindeki sopayı fırlatacağını bildiğinden ona hedef olmamak için, haydi tam siper sıra altı!.. Sopa, tahtaya değip yere düştükten sonra öğrenciler, ‘tehlike geçti!’ diyerek doğruluyorlar” diye anlatmıştı…
Emekliliğinden on yıl sonra altmışlı yaşlarda vefat ettiğini duydum. Onu farklı özellikleriyle hep hatırlayacağım. Allah rahmet etsin…

Flipboard